Work and Travel Günlüğü
11 Nis 2021
İstanbul’dan başlayıp on bir saat süren uzun bir yolculuğumuzun ardından New York J.Kennedy havaalanına indiğimizde h e y e c a n l a n m a y a başlamıştık. Pasaport kontrolü sırasında birkaç zorlu soruya cevap verdikten sonra resmen Amerika’ya ayak basmış olduk. Tren hattının nasıl işlediğini çözmeyi başardıktan sonra şehir merkezine doğru yol aldık. New York’ta bizi gökdelenler karşılamıştı. O gökdelenlerin arasında yürürken ve sokaklarda daha önce hiç görmediğimiz tarzda arabaları görünce, bambaşka bir dünyaya adım attığımızı anladık.
İki saatlik bir uğraştan sonra Brooklyn’deki hostelimizi bulduk ve eşyaları koyup Times Meydanına doğru yola çıktık. New York’ta dikkatimizi çeken ilk şey metroyu kullanarak her yere kolaylıkla gidilebiliyor olmamızdı. Buna rağmen Amerika’da toplu taşıma araçlarına genelde fakirler biniyor. Ülkede araba ve benzin fiyatları oldukça düşük, bu nedenle maddi durumu iyi olan herkesin kendi arabası var.
Times Meydanı’na ulaştık, metrodan çıktığımız anda filmlerde gördüğümüz o Times Meydanı karşımızdaydı, ışıl ışıl reklam panolarının olduğu bir sürü turistin dolaştığı çok kalabalık bir yerdi. Dünyanın finans merkezi olan Wall Street ile iç içe geçmiş olan bu meydanı özel kılan ise bir sürü alışveriş merkezi ve her türlü eğlence mekânının olması. İlk günümüzü özellikle geceleri çok güzel olan bu meydanda tamamladık.
İkinci gün ise New York’daki ünlü Central Park’a gittik. Central Park’ın özelliği ise New York gibi gökdelenler ve işyerleriyle kaplı bir metropolde nefes alınabilecek doğal bir park olması. Yaklaşık 3.500 metrekare olan bu parkta birkaç kez kaybolduk. Parktan ayrıldık ve Brooklyn’e döndük. Basket oynayan ve büyük parlak jantlı jeeplerde gezen siyahi insanlar bu şehrin vazgeçilmezleri .
New York’taki son günümüzde ise Özgürlük Heykeli’ne doğru yola çıktık. Feribot yolculuğunun ardından adaya vardık. Adayı gezerken bir anda hava kararmaya başladı, yağmur bulutları doldu ve birkaç dakika içinde çok şiddetli bir yağmur başladı. Çevredeki herkes yağmurdan korunabileceği bir yer arıyordu. Biz de hemen bir hediyelik eşya mağazasına sığındık. Birkaç dakika daha geçti ve yağmur fırtınaya dönüştü, dışarıda duran bazı restoran masaları devrildi, ağaçlar deli gibi sallanmaya başladı ve feribot seferlerini 1 saatliğine iptal ettiler. Bir süre gergin bekleyişten sonra hava tekrar eski haline geldi ve biz de geri döndük.
Amerika’ya gelmişken güney kesimlerini de görmeyi çok istiyorduk. Amerika’da yaşayan bir aile dostumuzun arkadaşı tır şoförü idi. New York’tan yola çıkıp Texas’a eşya bırakacağını söyledi ve bizim de onunla gelebileceğimizi söyledi. 2 gece 3 gün süren bir tır yolculuğu yaptık. Yolda olduğumuzdan geceleri tırın içinde uyuyorduk ve sonunda Texas’a vardık.
Texas’ta kaldığımız şehir Houston idi, burası da New York gibi yüksek binalarla doluydu. Eyalet Amerika’nın en güneyinde yer aldığı için aşırı sıcaktı, öğle vakti sokaklarda dolaşmak neredeyse imkansızdı. Texas’ın Meksika’ya sınırı olduğundan dolayı bol bol Meksikalı buraya yerleşmiş. Afişlerde hep İspanyolca yazılar vardı. Amerika’nın kuzey kesimlerinde pek çok siyahi insan yaşarken, güney bölgelerinde genellikle Meksikalılar var. Houston’daki ikinci günümüzde şehri gezerken İspanyolca konuşan insanlardan oluşan bir kalabalık gördük, gidip baktığımızda Latin festivali olduğu gördük. Venezuela ve Kolombiyalılar bachata, salsa gibi danslar yapıyordu, onları izledik ve Güney Amerika’ya has yemeklerin tadına bakıp festivalin keyfini çıkardık.
Texas’ta bir haftayı doldurmuştuk ve her zaman gittiğimiz Irish Bar adlı bir mekân vardı. Yine oraya gitmiş otururken, sarhoş 4 – 5 kişiden oluşan bir grup geldi ve o an filmlerde gördüğümüz bir sahne yaşadık. İçlerinden biri herkese benden 1 shot diye bağırdı ve barmen önümüze shotları koydu. Aralarından biri bizim yabancı olduğumuzu anladı ve yanımıza gelip konuşmaya başladı. Onunla 2 – 3 saat süren güzel bir muhabbetin ardından diğerleriyle de biraz konuştuk ve hostelimize geri döndük. Texas’ta dikkatimizi en çok çeken şey; bir sürü evsiz insan olması ve gece 12’den sonra şehir çok güvenli olmadığı, evsiz insanlar yolunuzu çevirip para isteyebiliyorlar. Texas’ta 1.5 hafta kaldıktan sonra uçakla New York’a geri döndük.
Amerika’daki son yolculuğumuzu Harvard ve MIT üniversitelerini görmek için Boston’a yaptık. New York’tan trenle 6 -7 saat uzaklıktaydı. Sabah erkenden kalkıp biletlerimizi aldık ve Boston’a doğru yola çıktık. Trene bindiğimizde New York’ta hava sıcaktı ve New York’un bitmek bilmeyen gökdelenlerini izleyerek yolculuğun keyfini çıkarıyorduk. Ancak kuzeye doğru gitmeye başladıkça hava soğumaya ve yağmur yağmaya başladı. Bir ara fırtınaya dönüşen rüzgâr yağmurla birlikte korkutucu bir hale gelmeye başlayınca, “Acaba gelmese miydik?” diye düşünmeye başladık.
Uzun süren yolculuğun sonunda kendimizi hostele attık. Hostelde bizim gibi maceraperest Hollandalılarla tanışıp sohbet ettik, 5 arkadaş araba kiralayıp Amerika’yı bir uçtan diğerine geziyorlarmış. Bilkent’te aldığımız İngilizce eğitimin yararını burada gördük, seyahatimiz sırasında dil konusunda hiçbir sıkıntı yaşamadık, bir sürü Amerikalıyla tanışıp rahatça sohbet edebildik.
Boston, küçük ve rengarenk sevimli evlerden kurulmuş bir şehir, kuzeyde olduğundan havası genellikle bulutlu ve serin. Eğitim ve gelir düzeyi yüksek olan bu şehirde ilk olarak Harvard Üniversitesini ziyaret ettik. Kampüse girdiğimizde bizim gibi birçok turistin orada olduğunu gördük. Yaz okulu zamanı olduğundan öğrenciler de okuldaydı, birkaç tanesiyle sohbet edebildik. Filmlerde gördüğüm o Harvard binalarının içinde olmak benim için bambaşka bir heyecandı. Burayı gezip fotoğraflarımızı çektikten sonra MIT’ye doğru yola çıktık. Büyük icatlar yapan insanların çıktığı bu üniversiteyi gezip bol bol fotoğraf çektikten sonra hostelimize geri döndük. Ertesi gün Boston şehir merkezini gezdik ve tekrar New York’a doğru yola koyulduk.
Son yolculuğumuzdan sonra Türkiye’ye dönüş vakti gelmişti. Yaklaşık 3 ay zaman geçirdiğimiz Amerika’ya çok alışmıştık ve ayrılırken biraz hüzünlendik. Work & Travel sayesinde pek çok ülkeden arkadaşımız olmuştu, onlarla vedalaştık ve havaalanına doğru yola koyulduk. Bizim için bambaşka bir deneyim oldu. Amerika’yı hep filmlerde görürdük ama gideceğim hiç aklıma gelmezdi. Work & Travel sayesinde New York’taki o gökdelenlerin arasında dolandık, filmlerde izlediğimiz Manhattan sokaklarında yürüdük ve daha pek çok şey yaptık. Work & Travel ; bambaşka kültürleri tanımak ve macera yaşamak isteyen herkesin mutlaka yapması gereken bir şey.
-Oğuz Atalay, Onur Yıldırım

